Türkiye’de yatırım fonları açısından son yılların en önemli krizlerinden biri Eylül 2026’da (bu ay) ortaya çıktı. Bazı yatırım fonlarında yaşanan likidite sorunları, yatırımcıların yoğun çıkış talepleri, düşük fiili dolaşıma sahip hisselerdeki olağan dışı fiyat hareketleri ve ardından gelen düzenleyici müdahaleler kısa sürede geniş kapsamlı bir tasfiye ve soruşturma sürecine dönüştü. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül’de aldığı kararlarla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verilirken, 23 Eylül itibarıyla bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısının 455 bin 758 kişi olduğu açıklandı.

Ancak kamuoyunda kullanılan “fon vurgunu” veya “fon mağdurları” gibi ifadelerin hukuki bir kesinlik taşıdığı düşünülmemeli. Ortada hem düzenleyici bir tasfiye süreci hem de ayrıca yürütülen adli soruşturmalar bulunuyor. Hangi işlemlerin hukuka aykırı olduğuna, kimlerin sorumluluğuna ve yatırımcıların varsa zararlarının hangi mekanizmalarla karşılanacağına ilişkin nihai sonuçlar henüz ortaya çıkmış değil. Bu nedenle yaşananları anlamak için tasfiye kararını, fonların çalışma biçimini, likidite sorununu, soruşturmaları ve yatırımcıların bundan sonraki süreçte karşılaşacağı aşamaları birbirinden ayırmak gerekiyor.
SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre sorunların geçmişi 2025 yılının son çeyreğine kadar uzanıyor. Kurul, özellikle serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla bazı portföy yönetim şirketlerinin yönettiği fonlarda, fiili dolaşım oranı düşük bazı hisselerde şirketlerin temel finansal büyüklükleri ve ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlediğini açıkladı. Konu 2 Aralık 2025’te Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi toplantısında da gündeme geldi.
Bunun ardından SPK bünyesinde bir çalışma grubu oluşturuldu. Kurul, Borsa İstanbul, Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği ve sektör temsilcileriyle görüşmeler gerçekleştirdi. Sürecin sonunda yatırım fonlarının portföy yapıları, ilişkili taraf işlemleri, likidite yönetimi ve bazı piyasa işlemlerine ilişkin yeni kurallar hazırlandı.
Dolayısıyla Eylül ayında yaşananlar, tek bir günde ortaya çıkan bir olaydan ziyade aylar boyunca devam eden düzenleyici incelemelerin ardından piyasada belirginleşen bir sorunlar zincirinin sonucu olarak değerlendiriliyor.
SPK, 28 Ağustos 2026’da Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber’de kapsamlı değişiklikler yaptı. Kurulun açıklamasına göre düzenlemelerin temel amacı yatırım fonları üzerinden manipülasyon imkanlarını sınırlandırmak, şeffaflığı artırmak, yatırımcı tasarruflarını korumak ve finansal istikrar açısından oluşabilecek riskleri azaltmaktı.
Yeni kurallar özellikle para piyasası fonları ve hisse senedi serbest fonları açısından önem taşıyordu. Düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde yoğunlaşma, ilişkili taraflar arasındaki bazı işlemler ve fonların likidite yapıları daha sıkı kurallara bağlandı.
SPK ayrıca düzenleme hazırlıklarının 2025 sonundan itibaren yürütüldüğünü ve sektörün uyum sağlayabilmesi için geçiş süreleri öngörüldüğünü açıkladı.
Ancak yeni kuralların yürürlüğe girmesinden sonra bazı fonların mevcut portföylerini yeni şartlara uygun hale getirmesi ve aynı zamanda yatırımcıların çıkış taleplerini karşılaması gerekti. Portföylerinde düşük işlem hacimli hisseler bulunan fonlar açısından bu durum önemli bir likidite problemi oluşturdu.
Yatırım fonlarının portföylerinde bulunan varlıkların tamamı aynı hızda nakde çevrilemez. Devlet tahvilleri veya yüksek işlem hacmine sahip büyük şirket hisseleri genellikle daha kolay satılabilirken, düşük işlem hacmine sahip hisselerde büyük miktarlı satışlar fiyat üzerinde ciddi baskı oluşturabilir.
Bir fonun çok sayıda yatırımcısı aynı anda parasını çekmek isterse fon yöneticisinin yatırımcılara ödeme yapabilmek için portföyündeki varlıkların bir bölümünü satması gerekir. Eğer bu satışların önemli bölümü likit olmayan hisselerden oluşuyorsa iki sorun ortaya çıkabilir.
İlk olarak varlıkların kısa sürede satılması zorlaşır. İkinci olarak büyük miktarda satış emri, söz konusu hisselerin fiyatını aşağı çekebilir.
Bu durum bir döngü yaratabilir. Fon yatırımcılarının çıkış talepleri artar, fon varlık satmak zorunda kalır, satışlar fiyatları aşağı çekebilir, portföyün değeri düşer ve yeni yatırımcıların çıkış talepleri oluşabilir.
Reuters’ın değerlendirmesine göre Eylül ayındaki sert Borsa İstanbul satışlarında, bazı fonların yatırımcı geri ödemelerini karşılayabilmek için daha likit hisselerini satmak zorunda kalması önemli faktörlerden biri oldu. BIST 100 endeksi ilgili hafta yüzde 8’in üzerinde geriledi.
Kriz 17 Eylül’de kritik bir aşamaya geldi. SPK, Tera Portföy, Pusula Portföy, Hedef Portföy, Atlas Portföy, A1 Capital Portföy, Pardus Portföy ve Bulls Portföy tarafından yönetilen TEFAS’ta işlem gören fonların alım ve satım işlemlerini durdurdu.
Aynı süreçte söz konusu portföy yönetim şirketlerine ait belirli fonların tasfiyesine karar verildi. İlk açıklamada 130 fonluk liste yayımlandı, daha sonra listeye bir fon daha eklenerek sayı 131’e çıktı.
Burada önemli olan nokta, yedi şirketin bütün fonlarının tasfiye edildiği anlamına gelmemesidir. İşlemlerin durdurulması ile tasfiye kararı farklı uygulamalardır. Bir fonun TEFAS’ta işlem görmemesi tek başına o fonun tasfiye edildiği anlamına gelmez.
SPK 23 Eylül 2026’da kamuoyunda farklı rakamların dolaşması üzerine resmi bir açıklama yaptı.
Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre tasfiyesine karar verilen 131 fondaki tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758 kişi olarak açıklandı.
Buradaki “tekil yatırımcı” ifadesi önem taşıyor. Aynı kişinin birden fazla fonda yatırımı bulunabileceği için fonların ayrı ayrı yatırımcı sayılarını toplamak, toplam insan sayısını vermeyebilir. SPK’nın açıkladığı 455 bin 758 rakamı MKK kayıtlarındaki tekil yatırımcı sayısını ifade ediyor.
Bu nedenle kamuoyunda daha önce ortaya çıkan farklı yatırımcı rakamları yerine, 23 Eylül itibarıyla resmi olarak açıklanan 455 bin 758 kişilik rakamın esas alınması gerekiyor.
Tasfiye kararı, yatırımcıların hesaplarındaki paranın otomatik olarak silindiği anlamına gelmiyor.
Tasfiye sürecinde fonların portföylerinde bulunan finansal varlıkların nakde çevrilmesi ve elde edilen tutarın yatırımcıların fon içerisindeki payları oranında dağıtılması öngörülüyor.
Bu noktada fonun son açıklanan fiyatı ile tasfiye sonunda yatırımcıya ulaşacak para arasında fark oluşması mümkün. Bunun nedeni, fon fiyatının belirli değerleme kuralları üzerinden hesaplanması, tasfiye sırasında ise portföydeki varlıkların gerçek piyasa koşullarında satılmasıdır.
Özellikle düşük likiditeye sahip hisselerde, ekranda görünen değer ile varlığın büyük miktarda satış yapıldığında gerçekten elde edebileceği fiyat aynı olmayabilir.
Bu nedenle “fonun son fiyatı üzerinden herkes parasının tamamını alacak” şeklinde genel bir garanti bulunmuyor.
SPK’nın belirlediği tasfiye usulünde bankalara önemli görevler verildi.
Tera Portföy tarafından yönetilen tasfiye kapsamındaki fonların tasfiye işlemlerinde Türkiye İş Bankası, diğer altı portföy yönetim şirketinin tasfiye kapsamındaki fonlarında ise Ziraat Bankası görevlendirildi.
Tasfiye sürecinde yatırımcıların fon payları, fon portföyündeki varlıklar, borç ve alacaklar ile mevcut talimatların mutabakatı gerçekleştirilecek. Ardından portföydeki varlıklar piyasa koşulları ve yatırımcıların menfaati gözetilerek nakde çevrilecek.
Oluşan nakit, gerekli işlemlerin tamamlanmasının ardından yatırımcıların saklama hesaplarına payları oranında aktarılacak.
Dolayısıyla tasfiye mekanizmasının temel mantığı, portföydeki varlıkların satışından elde edilen gerçek nakdin yatırımcılara dağıtılması üzerine kurulu.
İlk düzenlemede tasfiye işlemlerinin en fazla üç ay içinde tamamlanması öngörülüyordu. SPK 21 Eylül’de bu süreyi altı aya çıkardı.
Kurul, değişikliğin gerekçesini tasfiye kapsamındaki fonların portföy yapıları ve mevcut piyasa koşulları olarak açıkladı. Amaç, portföylerdeki varlıkların mümkün olduğunca uygun piyasa koşullarında satılmasına imkan sağlamak.
Altı aylık süre bir hedef veya zorunlu bekleme süresi değil. SPK açıkça bunun tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini, şartlar uygun olursa işlemlerin daha erken tamamlanabileceğini belirtiyor.
Bu değişiklik özellikle düşük likiditeli varlıkların aceleyle satılmasının yaratabileceği fiyat baskısını azaltmak açısından önemli.
Hayır.
Yatırım fonlarında fonun malvarlığı, fonu kuran portföy yönetim şirketinin kendi malvarlığından ayrı tutulur. Fon katılma payları da yatırımcı bazında Merkezi Kayıt Kuruluşu nezdinde kaydi olarak izlenir.
Bu ayrım kriz açısından kritik.
Bir portföy yönetim şirketinin kendi şirket faaliyetleri veya borçları ile fon yatırımcılarının fon malvarlığı aynı varlık havuzu değildir. Fonun portföyündeki menkul kıymetler ve diğer varlıklar fon adına tutulur.
Bununla birlikte fon varlıklarının ayrı tutulması, bu varlıkların piyasa değerinin düşmeyeceği anlamına gelmez. Yatırımcı açısından temel risk burada ortaya çıkıyor. Portföydeki varlıkların piyasa fiyatı düşebilir veya likidite yetersizliği nedeniyle daha düşük fiyatlardan satılabilir.
Yatırımcı Tazmin Merkezi’nin bulunması, yatırım fonlarının piyasa zararlarının tamamının otomatik olarak devlet tarafından karşılanacağı anlamına gelmiyor.
YTM’nin tazmin mekanizması belirli şartlara bağlı. Piyasa fiyatlarının düşmesinden kaynaklanan yatırım zararları ile bir yatırım kuruluşunun yatırım hizmetlerinden doğan yükümlülüklerini yerine getirememesi aynı hukuki durum değil.
Bu nedenle mevcut fon tasfiyesi açısından “YTM bütün yatırımcıların zararını ödeyecek” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değil.
Mevcut tasfiye mekanizmasının temelinde fon portföyündeki varlıkların nakde çevrilmesi ve elde edilen tutarın yatırımcılara dağıtılması bulunuyor.
Tasfiye sürecinin yanında ayrı bir adli soruşturma da yürütülüyor.
SPK, 17 Eylül’de bazı hisselerde piyasa dolandırıcılığı şüphesiyle 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu ve bu kişiler hakkında iki yıl süreyle borsalarda işlem yasağı uygulanmasına karar verdi. Soruşturmanın konusu arasında Katılımevim, Gündoğdu Gıda ve Destek Finans Faktoring hisselerindeki işlemler de bulunuyor. Pusula Portföy hakkında da iki yıllık işlem yasağı uygulandı.
Burada “suç duyurusu”, ilgili kişilerin suçunun kesinleştiği anlamına gelmiyor. Ceza sorumluluğu ancak yürütülen soruşturma ve yargılama sonucunda kesinleşebilir.
Aynı şekilde fonların tasfiyeye alınmış olması da tek başına fon yöneticilerinin suç işlediğini göstermez. Tasfiye, düzenleyici bir işlem; ceza soruşturması ise ayrı bir hukuki süreç.
Soruşturmanın en önemli son gelişmelerinden biri 23 Eylül’de yaşandı.
Tera Yatırım Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen, Tera Yatırım Holding Yönetim Kurulu Üyesi Emre Alkin, Tera Yatırım Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi Kerem Alkin, Tera Portföy Genel Müdürü Alper Öztürk ve Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan hakkında yürütülen işlemler tamamlandı.
Sulh ceza hakimliği, savcılığın talebi doğrultusunda beş şüphelinin tamamının tutuklanmasına karar verdi.
Bu karar soruşturmanın hukuki açıdan önemli bir aşamaya geldiğini gösteriyor; ancak tutuklama kararı da tek başına kesinleşmiş suç veya mahkumiyet anlamına gelmiyor. Soruşturmanın ve yargı sürecinin devam etmesi gerekiyor.
Soruşturmanın finansal boyutunda para hareketleri de inceleniyor.
Yetkili makamların yürüttüğü incelemelerde ilgili şirket ve yöneticilerin finansal hareketlerinin yanı sıra para transferleri ve diğer mali işlemler mercek altına alındı. Sürecin bir bölümü de MASAK incelemeleriyle bağlantılı yürütülüyor.
Burada da soruşturma kapsamında incelenen bir para hareketi ile hukuka aykırı bir para transferinin kesinleşmiş olması birbirinden ayrılmalı. İnceleme yapılması, suçun kanıtlandığı anlamına gelmiyor.
Fon krizinin en görünür etkilerinden biri Borsa İstanbul’da ortaya çıktı.
Reuters’a göre BIST 100 endeksi kriz dönemindeki satışlarda yüzde 8’in üzerinde geriledi. Özellikle fonların yatırımcıların para çekme taleplerini karşılamak için daha likit hisselerini satması, piyasadaki satış baskısını artıran unsurlardan biri oldu.
Bu tür bir ortamda yalnızca sorun yaşayan fonların portföyündeki hisseler değil, yüksek likiditeye sahip başka şirketlerin hisseleri de satış baskısıyla karşılaşabilir. Çünkü fon yöneticisinin nakit yaratmak için satabileceği varlıklar, fonun yatırımcılarının çekilmek istediği anda elindeki en kolay nakde dönüşebilen varlıklar olabilir.
Dolayısıyla düşük likiditeli bazı hisselerde başlayan sorun, daha geniş bir hisse senedi satışına dönüşebilir.
Piyasalardaki likidite baskısının artmasının ardından kamu kurumları da çeşitli önlemler aldı.
Reuters’ın 17 Eylül tarihli haberine göre Merkez Bankası repo fonlamasını 300 milyar TL’ye yükseltti ve bankalararası borçlanma limitlerinde değişiklik yaptı. SPK ise kredili işlemlerde uygulanabilecek asgari özkaynak koruma oranını geçici olarak yüzde 35’ten yüzde 20’ye kadar indirdi.
Bu önlemlerin amacı, fon krizinin hisse senedi piyasasında oluşturduğu likidite baskısının daha geniş bir finansal stres ortamına dönüşmesini sınırlamaktı.
Mevcut resmi açıklamalar ve piyasa değerlendirmeleri, olayın bankacılık sisteminin genel ödeme kabiliyetini tehdit eden bir sistemik bankacılık krizine dönüştüğü yönünde değil.
Sorun esas olarak belirli yatırım fonlarının likidite yapıları, portföylerindeki varlıklar ve yatırımcıların çıkış talepleri etrafında gelişti.
Ancak bu, yatırımcıların bireysel olarak zarar etmeyeceği anlamına gelmiyor. Fonların tasfiye sürecinden ne kadar para çıkacağı, portföy varlıklarının hangi fiyatlardan satılacağı ve hukuki süreçlerin nasıl sonuçlanacağı ayrı konular.
Fon krizi, yatırım fonlarının tek bir yatırım ürünü olmadığını bir kez daha ortaya koydu.
Bir para piyasası fonu, hisse senedi fonu, serbest fon veya farklı varlık sınıflarına yatırım yapan bir fonun likidite ve risk özellikleri birbirinden ciddi biçimde farklı olabilir.
SPK’nın yatırımcı rehberinde de yatırım fonu seçerken fonun türü, portföy yapısı, yatırım stratejisi, risk düzeyi, yönetim ücreti, toplam gider oranı, alım-satım koşulları ve işlem saatleri gibi bilgilerin incelenmesi gerektiği belirtiliyor.
Özellikle yüksek getiri geçmişi olan bir fonu değerlendirirken yalnızca geçmiş performansa bakmak yeterli değil. Fonun hangi varlıklara yatırım yaptığı, bu varlıkların ne kadar likit olduğu, yatırımcıların fondan çıkış koşulları ve fonun büyüklüğünün portföyündeki piyasaların kapasitesiyle uyumlu olup olmadığı da önem taşıyor.
Yüksek getiri, tek başına fonun yasa dışı işlem yaptığı veya yatırımcının mutlaka zarar edeceği anlamına gelmez.
Ancak yüksek getiri ile yüksek risk çoğu zaman birlikte değerlendirilmesi gereken iki unsurdur. SPK da yatırım fonları için potansiyel olarak yüksek getirinin daha yüksek kayıp riski anlamına gelebileceğini belirtiyor.
Bu nedenle yatırımcı açısından daha doğru soru “Bu fon ne kadar kazandırdı?” değil, “Bu getiri hangi varlıklar ve hangi risklerle elde edildi?” olmalıdır.
Önümüzdeki dönemde üç süreç paralel ilerleyecek.
İlk süreç fonların tasfiyesi. Portföylerdeki varlıkların satılması, borç ve alacakların netleştirilmesi ve yatırımcılara dağıtılacak tutarın belirlenmesi gerekiyor.
İkinci süreç düzenleyici incelemeler. SPK’nın yeni fon rehberinin piyasada nasıl uygulanacağı ve yeni kuralların fonların portföy yapısına nasıl yansıyacağı takip edilecek.
Üçüncü süreç ise adli soruşturmalar. Sermaye piyasası işlemleriyle ilgili suçlamaların ve para hareketlerine ilişkin incelemelerin hukuki sonuçları zaman içinde ortaya çıkacak.
Bu üç sürecin sonucunu birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bir fonun tasfiye edilmesi, o fonu yöneten herkesin suçlu olduğu anlamına gelmediği gibi; bir kişi hakkında soruşturma açılması da kesinleşmiş bir mahkumiyet anlamına gelmiyor.
23 Eylül itibarıyla ortaya çıkan tablo şu şekilde:
Fon krizinin ilk aşaması büyük ölçüde düzenleyici kararlarla şekillendi. Bundan sonraki aşamada ise yatırımcılar açısından asıl önemli konu, tasfiye kapsamındaki fonların portföylerinin ne kadarının ve hangi fiyatlardan nakde çevrilebileceği olacak.
Çünkü yatırımcının nihai olarak eline geçecek tutar, yalnızca hesabında görünen son fon değerine bağlı değil. Fonun gerçek portföyü, bu portföydeki varlıkların likiditesi, satış koşulları, fonun borç ve alacakları ve tasfiye sırasında oluşacak piyasa fiyatları birlikte belirleyici olacak.
Bu nedenle 23 Eylül itibarıyla herhangi bir yatırımcı için “şu kadar paranızı kesin alırsınız” veya “şu kadar zarar ettiniz” demek mümkün değil. Tasfiye sonuçlanmadan yapılacak bu tür hesaplamalar varsayıma dayanır.
Türkiye’deki fon krizinin en önemli sonucu da belki burada ortaya çıkıyor: Yatırım fonları profesyonel yönetim avantajı sağlayabilir ancak fon yatırımı risksiz yatırım anlamına gelmez. Fonun geçmiş getirisi kadar portföyünün yapısı, likiditesi, yatırım stratejisi, çıkış koşulları ve risk seviyesi de incelenmelidir. SPK’nın yatırımcı rehberinde de yatırım kararı öncesinde bu bilgilerin incelenmesi özellikle vurgulanıyor.
Eylül 2026’daki gelişmeler henüz tamamlanmış bir hikaye değil. 131 fonun tasfiye sonuçları, yatırımcıların eline geçecek nihai tutarlar, SPK’nın düzenleyici incelemeleri ve devam eden adli soruşturmalar önümüzdeki dönemde tabloyu daha da netleştirecek. Şu aşamada kesinleşen en önemli rakam ise 131 fon ve bu fonlarda bulunan 455 bin 758 tekil yatırımcı.
Ekonomi Haberleri arşivine göz atabilirsiniz.
💬 Haber Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?